Anadolu’nun yetiştirdiği büyük velîlerden biri olarak kabul edilen Seyyid Abdullah Şemdînî, tasavvuf tarihinde “Silsile-i aliyye” diye anılan büyük âlim ve velîler zincirinin otuzuncu halkası olarak zikredilmektedir.
Nakşibendî yolunun Müceddidî ve Hâlidî kolunun bu diyarlardaki güçlü temsilcilerinden olan Şemdînî Hazretleri, ilmiyle, vakarıyla ve irfanıyla bölgede derin izler bırakmıştır.
Asıl adı Abdullah olan bu mübarek zât, “Sirâcüddîn” (Dinin kandili) ve “Menbaü’l-Hilm” (Hilmin kaynağı) lakaplarıyla anılmıştır. Şemdinli civarında dünyaya gelen Seyyid Abdullah Şemdînî, asil ve temiz bir aileye mensuptur.
Soyunun, büyük mutasavvıf Seyyid Abdülkadir-i Geylani Hazretleri’ne dayandığı; onun onuncu torunu olduğu rivayet edilmektedir.
Ayrıca, Nakşibendî-Hâlidî yolunun önemli isimlerinden Seyyid Tâha-i Hakkârî’nin amcası olması da, ailesinin ilim ve irfan silsilesindeki yerini göstermektedir.
Küçük yaşta ilim tahsiline yönelen Şemdînî Hazretleri, dönemin medrese usulü çerçevesinde ilk eğitimini aldıktan sonra, ilmini ilerletmek üzere Irak’ın Süleymaniye ve çevresindeki ilim merkezlerine gitmiştir.
Burada hem zahirî ilimlerde derinleşmiş hem de tasavvuf terbiyesiyle kemâle ermiştir.
Anadolu ve çevre coğrafyada Nakşibendîliğin Müceddidî ve Hâlidî kolunun yayılmasında önemli rol oynayan Seyyid Abdullah Şemdînî, irşad faaliyetleriyle geniş bir halk kitlesine ulaşmıştır.
Özellikle Şemdinli ve Nehrî bölgesi, onun irfan mektebi hâline gelmiştir.
Zâhir ilimlerle bâtın terbiyesini birleştiren yaklaşımı sayesinde, hem âlimleri hem de halkı etkileyen bir şahsiyet olarak temayüz etmiştir.
Onun sohbet halkalarında; ilim, edep, sabır ve vakar ön planda tutulmuş; tasavvufun özü olan ihlâs ve teslimiyet vurgulanmıştır.
Şeyh Seyyid Abdullah Şemdînî, 1813 yılında (Hicrî 1228) Şemdinli’nin Nehrî kasabasında vefat etmiştir.
Kabri bugün de Nehrî’de bulunmakta; bölge halkı tarafından ziyaret edilmekte ve manevi bir merkez olarak kabul edilmektedir.
Yalnızca bir tasavvuf büyüğü değil; aynı zamanda bir ilim adamı, bir irfan rehberi ve bir ahlak timsali olarak anılan Şemdînî Hazretleri, Anadolu’nun manevî mimarları arasında müstesna bir yere sahiptir.
Bugün Şemdinli ve çevresinde onun adı; ilimle, vakar ile ve sabırla birlikte anılmaktadır.
Nehrî’deki kabri, sadece bir mezar değil; aynı zamanda bir hatırlatma mekânıdır: İlmin ve irfanın, dağların arasından yükselip asırlara yayılan sessiz ama derin tesirinin sembolü…
Gazeteci gözüyle bakıldığında; Seyyid Abdullah Şemdînî’nin hayatı, Anadolu’nun manevî dokusunu anlamak isteyenler için güçlü bir örnektir.
Bu toprakların sadece siyasi ve coğrafi değil; aynı zamanda irfanî bir haritaya da sahip olduğunu gösteren isimlerden biridir.
Onun bıraktığı miras, bugün hâlâ Nehrî’de yankılanan bir dua, bir sohbet halkası ve bir gönül köprüsü olarak yaşamaya devam etmektedir.
Nehrî’de Yükselen İrfan Kandili: Seyyid Abdullah Şemdînî Hazretleri
Anadolu’nun yetiştirdiği büyük velîlerden, Nakşibendî-Müceddidî-Hâlidî yolunun bu diyarlardaki öncü temsilcilerinden olan Seyyid Abdullah Şemdînî Hazretleri, Silsile-i Aliyye diye anılan büyük âlim ve velîler zincirinin otuzuncu halkası olarak kabul edilir. İlim, irfan, edep ve istikamet timsali olan bu mübarek zat; yalnızca bir tasavvuf büyüğü değil, aynı zamanda bölgesel bir ıslah ve ahlâk hareketinin de öncüsüdür.
İsmi: Abdullah
Lakapları: Sirâcüddîn (Dinin kandili), Menba-ul-Hilm (Hilmin kaynağı)
Soyu: Peygamber Efendimizin neslinden olup,
Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri’nin onuncu torunudur.
Ailesi: Asil, temiz ve ilim ehli bir aileye mensuptur.
Akrabalığı: Büyük velîlerden
Seyyid Tâhâ-i Hakkârî Hazretleri’nin amcasıdır.
Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte Şemdinli civarında dünyaya geldiği nakledilmektedir.
Küçük yaşta ilim tahsiline yönelen Seyyid Abdullah Şemdînî, ilk eğitimini memleketinde aldıktan sonra Irak’ın ilim merkezlerinden Süleymaniye’ye giderek medrese tahsilini sürdürdü.
Aklî ve naklî ilimleri tahsil ederek devrinin büyük âlimleri arasına girdi. Fıkıh, kelâm, hadis ve tefsir gibi zâhirî ilimlerde derinleşti; özellikle Şâfiî mezhebi fıkhında temayüz etti.
Medrese yıllarında sınıf arkadaşı olan
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri ile aralarındaki dostluk, zamanla ortak bir manevî arayışa dönüştü.
Zâhirî ilimlerde zirveye ulaşan bu iki gönül eri, kalb ve gönül ilmi olan tasavvuf yolunda da kemale ermek arzusuyla bir mürşid aramaya başladılar. Aralarında şu sözü verdiler:
“Aradığımız büyük velîyi hangimiz önce bulursa, diğerine de vesile olacaktır.”
Bu arayış üzerine Mevlânâ Hâlid Hindistan’a giderek Nakşibendiyye yolunun büyük mürşidi
Şâh Gulâm-ı Ali Abdullah-ı Dehlevî Hazretleri’nden hilafet ve icazet aldı.
Bağdat’a döndüğünde, verdiği söz gereği Seyyid Abdullah Şemdînî de onun sohbet halkasına katıldı. Kısa zamanda tasavvuf yolunda kemale erdi ve Mevlânâ Hâlid’in en yüksek dereceli halifelerinden biri oldu.
Mevlânâ Hâlid Hazretleri onun için şöyle buyurmuştur:
“Seyyid Abdullah ne güzel bir şeyhtir. Onda hiç kusur yoktur. Yalnız kusuru, münkiri olmamasıdır.”
Yine:
“Beni, Seyyid Abdullah ve Seyyid Tâhâ’dan üstün tutmayınız.”
Bu sözler, tasavvuf tarihinde nadir görülen bir manevî makamın işareti olarak aktarılır.
İcazet aldıktan sonra Şemdinli’nin Nehrî kasabasına gönderilen Seyyid Abdullah Şemdînî, burada:
Medrese kurdu
Tekke ve zâviyeler inşa ettirdi
Yüzlerce talebe yetiştirdi
Türkiye, İran ve Irak’tan gelen talebeler onun ilim meclislerinde yetişti.
Özellikle aşiretler üzerinde büyük tesir bıraktı. Edebi ve güzel ahlâkı merkeze alan sohbetleriyle kabileler arasında huzur ve ıslah hareketine vesile oldu.
Yeğeni Seyyid Tâhâ-i Hakkârî, başlangıçta amcasının büyüklüğünü sorgulamış; fakat bir gün çarşıda onun aleyhinde konuşan birini görünce:
“Demek ki düşmanı da var; öyleyse evliyadandır.”
diyerek Nehrî’ye gelmiş, amcasına teslim olmuş ve tasavvuf yoluna girmiştir.
Bu hadise, tasavvuf tarihinin dikkat çeken menkıbelerinden biri olarak anlatılmaktadır.
Kaynaklarda Seyyid Abdullah Şemdînî:
İlimle amel eden
Son derece hayâ ve edep sahibi
İstikamet üzere yaşayan
Tevazu timsali
Peygamber ahlâkını yansıtan
bir mürşid olarak tasvir edilir.
Sohbetleri hasta ruhlara gıda, bakışları kararmış kalplere şifa olarak anlatılır.
Seyyid Abdullah Şemdînî Hazretleri, 1813 (H.1228) yılında Şemdinli’nin Nehrî kasabasında vefat etti.
Nehrî kabristanının girişinde bulunan sade türbesi bugün de ziyaret edilmektedir. Bölge halkı tarafından dualarla anılmakta; vesilesiyle yapılan duaların kabul olduğuna dair güçlü bir inanç geleneği sürmektedir.
El-Minah
Şems-üş-Şümûs
Mecd-i Tâlid
Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye
Bu eserlerde hayatı, menkıbeleri ve tasavvufî makamı geniş şekilde ele alınmıştır.
Seyyid Abdullah Şemdînî Hazretleri, yalnızca bir tasavvuf büyüğü değil; aynı zamanda bir bölge mimarıdır. Onun Nehrî’de başlattığı irşad ve ilim hareketi, daha sonra Seyyid Tâhâ-i Hakkârî ile birlikte tüm bölgeye yayılmış; Hakkâri hattında Nakşibendî-Hâlidî yolunun kökleşmesine zemin hazırlamıştır.
Nehrî’de yakılan o kandil, aradan geçen iki asra rağmen hâlâ sönmemiştir.
Allahü teâlâ şefaatlerine ve feyzlerine mazhar eylesin. Amin.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.