*Şeriat Korkusu mu, Adalet Korkusu mu?*
“Kurtuluş şeriattadır” dediğiniz anda, daha cümle bitmeden zihinlerde hazır imgeler beliriyor: baskı, zorbalık, karanlık, çağdışılık…
Oysa sormamız gereken asıl soru şu: Biz gerçekten şeriatı mı konuşuyoruz, yoksa bize yıllardır öğretilen bir korku hikâyesini mi?
Şeriat; kelime anlamıyla yol, ölçü, ilahi nizam demektir. Keyfîliğin değil adaletin, zulmün değil hakkaniyetin sistemidir. Kur’an bu özü açıkça ortaya koyar:
“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya vermeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve zulmü yasaklar.”
(Nahl, 90)
Bugün şeriat denildiğinde yüzünü ekşitenlerin büyük kısmı, aslında şeriatın kendisini değil; yanlış temsillerini reddediyor. Çünkü Batı merkezli düşünce kalıpları ve yıllardır yürütülen algı operasyonları, şeriatı bilinçli şekilde karanlık bir sistem gibi sundu. Oysa kötülenen şeriat değil; onu istismar eden, çarpıtan ve zulme alet eden uygulamalardır.
Şeriat, gücün sınırsızlığı değildir; tam tersine gücün sınırlandırılmasıdır. Halifeye bile hesap sorulabilen bir adalet anlayışıdır. Hz. Ömer’in hutbede bir sahabinin sorusu karşısında hesap vermek zorunda kalması, bu sistemin pratiğidir.
Bugün laik hukuk sisteminde ise en ağır suçlar bile çoğu zaman toplum vicdanında karşılık bulmuyor. Masum bir insana tecavüz edip onu katleden biri tutuklanıyor, yıllarca cezaevinde devlet imkânlarıyla barındırılıyor; infaz indirimleri, iyi hâl uygulamaları ve af tartışmaları derken bir noktada yeniden toplumun içine salınabiliyor. Ve ne yazık ki bazı vakalarda aynı vahşetin tekrarlandığını görüyoruz.
İşte bu noktada şu soru kaçınılmaz hâle geliyor:
Bu mu adalet?
Şeriat hukukunda ise masuma yönelik tecavüz ve cinayet gibi suçlar, toplum düzenini kökünden yıkan fiiller olarak görülür. Burada amaç intikam değil; caydırıcılık ve masumun korunmasıdır. Süreç uzatılmaz, belirsizlik bırakılmaz. Cezanın netliği, yeni suçların önüne geçmeyi hedefler.
Kur’an bu ilkeyi açıkça ortaya koyar:
“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır.”
(Bakara, 179)
Bu ayet, şeriatın cezayı bir vahşet aracı olarak değil; hayatı koruyan bir adalet mekanizması olarak gördüğünü gösterir. Bir suçlunun yaşaması değil, binlerce masumun korunması esas alınır.
Batı’nın kutsadığı özgürlük anlayışı insanı yalnızlaştırırken, şeriat insanı hem Rabbine hem topluma karşı sorumlu kılar. Sadece haklardan değil, hesaptan da söz eder:
“Kim zerre kadar hayır yaparsa onu görür, kim zerre kadar şer yaparsa onu da görür.”
(Zilzâl, 7–8)
Bugün ahlaki çöküşün, vicdan kaybının ve adaletsizliğin temelinde ilahi ölçüden uzaklaşma vardır. Şeriat korkusu diye sunulan şey, aslında hesap verme korkusudur.
Unutmayalım:
Bir değer sürekli kötüleniyorsa, bu onun yanlış olduğunun değil; rahatsız edici derecede güçlü olduğunun işaretidir. Şeriat, korkulacak bir düzen değil; doğru anlaşılması gereken ilahi bir ölçüdür.
Mesele “şeriat gelsin mi gelmesin mi” meselesi değildir.
Mesele, adaleti kimin için istediğimizdir.
Ve gerçek adalet;
güçlüye dokunabilen,
zayıfı koruyabilen,
masumu merkeze alan adalettir.
